Orta Doğu’ya ihracat yapan bir Türk şirketi alacağını üç katmanla güvence altına alabilir: sözleşme aşamasında ödeme şekli ve uygulanacak hukukun net biçimde belirlenmesi, akreditif veya banka garantisi gibi ödeme araçlarının devreye sokulması ve Türk Eximbank’ın alacak sigortası gibi devlet destekli mekanizmalardan yararlanılması. Türk Eximbank’ın 2026 yılı ilk altı aylık verilerine göre ihracatçılara sağlanan toplam destek bir önceki yıla kıyasla yüzde 26 artarak 32 milyar dolara ulaştı. Bu tutarın 16,2 milyar doları doğrudan sigorta ve garanti desteğinden oluştu. Bu büyüme, Orta Doğu pazarındaki ticaret hacminin genişlemesiyle birlikte alacak riskinin de büyüdüğünü ve bu riskin tesadüfe bırakılamayacak bir sistematik gerektirdiğini gösteriyor.
Orta Doğu’da büyüyen ticaret hacmi, alacak riskini neden birlikte büyütüyor
Bir senaryo düşünelim. Ankara merkezli bir yapı malzemeleri ihracatçısı, Suudi Arabistan’daki bir distribütörle 90 gün vadeli bir satış sözleşmesi imzalıyor. Mal İstanbul veya Mersin limanından yüklendikten sonra distribütörün ödemeyi geciktirmesi, kısmi yapması veya hiç yapmaması riski doğuyor. Bu risk, Avrupa pazarına kıyasla daha uzun vadeler ve farklı bir yargı sistemi nedeniyle daha karmaşık bir hal alıyor.
Asıl zorluk, ödememe ihtimalinin kendisi değil. Ödeme gerçekleşmediğinde alacağın hangi hukuk düzeninde ve hangi mekanizmayla tahsil edileceğinin önceden netleşmemiş olması. Pek çok ihracatçı bu soruyu sözleşme imzalanırken değil, sorun çıktıktan sonra sormaya başlıyor. Bu da güvenceyi baştan zayıflatan bir sıralama hatası.
Sözleşme aşamasında alınabilecek önlemler: ödeme şekli ve uygulanacak hukuk
Güvencenin ilk katmanı, malın yüklenmesinden önce kurulur. Sözleşmede uygulanacak hukuk, yetkili mahkeme veya tahkim merkezi ve ödeme şeklinin açıkça yazılması, sonradan doğacak bir uyuşmazlıkta hangi kuralların geçerli olacağını belirsizlikten çıkarır. Türkiye’nin 2011 yılından bu yana taraf olduğu Birleşmiş Milletler Viyana Satım Sözleşmesi (CISG), taraflar aksini kararlaştırmadıkça uluslararası satım sözleşmelerine otomatik olarak uygulanabiliyor.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Orta Doğu’daki devletlerin CISG’e taraf olma durumu birbirinden farklı ve değişken. Örneğin Suudi Arabistan 2023 yılında bu sözleşmeye taraf olmuş, ancak alıcı ve satıcının karşılıklı hak ve yükümlülüklerini düzenleyen bölümü (Üçüncü Kısım) kapsam dışında bırakmıştır. Bu da şu anlama geliyor: karşı tarafın ülkesi sözleşmeye taraf olsa bile hangi hükümlerin uygulanacağı ülkeden ülkeye değişebiliyor, dolayısıyla sözleşmede uygulanacak hukukun açıkça seçilmesi bu belirsizliği ortadan kaldıran en güvenilir yöntem olmaya devam ediyor.
Uygulanacak hukuk kadar önemli bir diğer başlık, uyuşmazlık çözüm yöntemi. Karşı tarafın ülkesindeki yerel mahkemeyi yetkili kılmak yerine tahkim şartı eklemek, ileride kararın başka bir ülkede tanınması ve icra edilmesi aşamasında genellikle daha öngörülebilir bir yol sunuyor. Bu konuya aşağıda ayrıca değineceğiz. Ticari sözleşmeler hazırlanırken bu üç unsurun (hukuk seçimi, uyuşmazlık çözüm yöntemi, ödeme şekli) birlikte ve tutarlı biçimde kurgulanması, sözleşmenin hazırlanması ve denetimi sürecinin en kritik aşamasını oluşturuyor.
Akreditif ve banka garantileri ile ödemenin güvence altına alınması
İkinci katman, ödemenin bizzat kendisini güvenceye alan araçlar. Akreditif (letter of credit), alıcının bankasının, belirli belgelerin ibrazı karşılığında ödemeyi üstlenmesini sağlıyor. Bu da ihracatçının riskini alıcının kendisinden, alıcının bankasına kaydırıyor. Riskli görülen ülkelerde bir adım daha ileri gidilip teyitli akreditif (confirmed L/C) talep edilmesi, Türkiye’deki bir bankanın da ödemeyi teyit etmesini sağlayarak güvenceyi iki bankaya dayandırıyor.
Örneğin Katar’da yeni bir alıcıyla ilk kez çalışan bir gıda ihracatçısı, geçmiş ödeme performansı hakkında bilgisi olmadığı için doğrudan açık hesap (open account) yerine teyitli akreditif talep edebilir. Bu, güven henüz oluşmamışken ihracatçının kendini koruma biçimi oluyor. Zaman içinde ödeme geçmişi oluştukça şartlar yumuşatılabilir, ancak ilk işlemlerde temkinli ödeme şekli seçmek sonradan doğabilecek bir tahsilat sorununu baştan engelliyor.
Teminat mektupları da benzer bir işlev görüyor. Özellikle uzun vadeli tedarik veya proje bazlı sözleşmelerde, alıcının bankasından alınan bir teminat mektubu, sözleşmeye aykırılık halinde belirli bir tutarın doğrudan tahsilini mümkün kılıyor.
Türk Eximbank’ın alacak sigortası ve devlet destekli mekanizmalar
Üçüncü katman, ihracatçının tek başına taşımak zorunda olmadığı riskleri paylaşan kamu destekli araçlar. Türk Eximbank’ın alacak sigortası ürünü, ihracat bedelinin tahsil edilememesi halinde hem ticari risklere (alıcının iflası veya ödeme gücünü kaybetmesi) hem de politik risklere (döviz transfer kısıtlamaları, savaş, el koyma gibi ülke kaynaklı gelişmeler) karşı koruma sağlıyor ve 360 güne kadar vadeli sevkiyatları kapsayabiliyor.
Bu mekanizmanın erişimi de genişliyor. Katılım bankacılığı tarafında Kuveyt Türk, Katılım Esaslı Alacak Sigortası ürününü şubeleri aracılığıyla sunuyor ve bu poliçeyi ihracatçıya sağlanan finansmanda teminat olarak kabul edebiliyor. Poliçenin hem riskten korunma hem de işletme sermayesi finansmanına erişim aracı olarak aynı anda kullanılabilmesi, büyüyen sipariş hacimlerinde önemli bir avantaj sunuyor.
Burada altı çizilmesi gereken bir nokta var. Alacak sigortası, sözleşme aşamasındaki hukuki güvenceyi ortadan kaldırmıyor, tamamlıyor. Sigorta poliçesi genellikle sözleşmenin ve ödeme koşullarının belirli şekilde kurgulanmış olmasını ön koşul sayıyor. Dolayısıyla ihracatçının sözleşme hazırlığını ihmal edip yalnızca sigortaya güvenmesi, poliçenin tazminat ödemesini reddetmesiyle sonuçlanabilecek bir hata.
Ödeme gerçekleşmezse izlenebilecek hukuki yol: tahkim ve yabancı kararın tanınması
Tüm önlemlere rağmen ödeme yine de gerçekleşmeyebilir. Bu noktada asıl tartışmalı mesele şu: alıcının ülkesindeki yerel mahkemede mi dava açılmalı, yoksa tahkim mi tercih edilmeli? Birçok ihracatçı bu soruyu hiç sormadan, sözleşmede boşluk bırakarak ilerliyor ve sorun çıktığında karşı tarafın ev sahasında dava açmak zorunda kalıyor.
Kanaatimizce, uluslararası tahkim çoğu durumda daha güvenilir bir yol sunuyor. Çünkü kararın başka bir ülkede icra edilmesi gerektiğinde, 1958 tarihli New York Sözleşmesi’ne taraf olan devletler arasında hakem kararlarının tanınması ve tenfizi görece standart bir çerçeveye oturuyor. Türkiye dahil bölgedeki ülkelerin büyük bölümü bu sözleşmeye taraf. Buna karşılık bir ülke mahkemesinin verdiği kararın başka bir ülkede tanınması, taraf devletler arasındaki ikili düzenlemelere ve kamu düzeni değerlendirmesine bağlı kalabiliyor ve bu da süreci daha öngörülemez kılıyor.
Türk tarafı açısından bakıldığında, yabancı bir mahkeme veya hakem kararının Türkiye’de icra edilebilmesi Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (5718 sayılı Kanun) m.50 vd. uyarınca açılacak bir tanıma ve tenfiz davası ile mümkün oluyor. Türk mahkemeleri bu davada kararın esasını yeniden incelemiyor, yalnızca kanunda sayılan şartların (kesinleşmişlik, kamu düzenine aykırı olmama, savunma hakkına uyulmuş olması gibi) var olup olmadığına bakıyor. Bu sınırlı inceleme ilkesi, sürecin öngörülebilirliğini artıran bir unsur.
Somut bir örnek üzerinden gidelim: Irak’ta faaliyet gösteren bir alıcıyla yaşanan ödeme uyuşmazlığında tahkim şartı önceden kararlaştırılmışsa, ihracatçı hakem kararını aldıktan sonra bu kararı hem alıcının varlıklarının bulunduğu ülkede hem de gerekirse Türkiye’de icraya koyabiliyor. Tahkim şartı yoksa ve dava doğrudan yerel mahkemede açılmak zorunda kalınırsa, yargılamanın dili, usulü ve süresi ihracatçı açısından öngörülmesi çok daha zor bir sürece dönüşebiliyor. Bu fark, tahkim şartının neden sözleşme aşamasında, sorun çıkmadan önce kurgulanması gerektiğini özetliyor.
Uygulamaya dönük özet: ihracat öncesi kontrol listesi
Yukarıda anlatılan katmanları tek tek değerlendirmek yerine, sevkiyat öncesi bir sıralama olarak ele almak daha işlevsel. Bir ihracatçının her yeni Orta Doğu işleminde kendine sorması gereken sorular şöyle özetlenebilir:
- Sözleşmede uygulanacak hukuk ve uyuşmazlık çözüm yöntemi (tahkim merkezi dahil) açıkça yazılmış mı?
- Ödeme şekli, alıcıyla olan ilişkinin geçmişine ve ülke riskine uygun seçilmiş mi (açık hesap mı, akreditif mi, teyitli akreditif mi)?
- Yüksek tutarlı veya uzun vadeli işlemlerde alacak sigortası veya teminat mektubu gibi ek bir güvence katmanı değerlendirildi mi?
- Ödeme gerçekleşmezse izlenecek hukuki yol (tahkim kararının hangi ülkede icra edileceği dahil) önceden netleştirildi mi?
Bu dört soruya sözleşme imzalanmadan önce net cevap verilebiliyorsa, ihracatçı alacağını sorun çıktıktan sonra savunmak yerine sorun çıkmadan önce güvence altına almış oluyor. Alacak tahsilinde izlenen icra ve dava süreci ile bölgesel hukuki koordinasyon konularında daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, Türkiye ile Orta Doğu arasındaki ticari uyuşmazlıklara ilişkin diğer yazılarımıza da bakabilir. Uyuşmazlık fiilen doğduğunda ise alacak tahsili sürecinin nasıl işleyeceği, büyük ölçüde sözleşme aşamasında atılan bu adımlara bağlı kalıyor.
Yasal Uyarı







